Telli Haseki Hümaşah Sultan. İskender Fahrettin Sertelli
Чтение книги онлайн.

Читать онлайн книгу Telli Haseki Hümaşah Sultan - İskender Fahrettin Sertelli страница 11

Название: Telli Haseki Hümaşah Sultan

Автор: İskender Fahrettin Sertelli

Издательство: Maya Kitap

Жанр:

Серия:

isbn: 978-625-8068-32-0

isbn:

СКАЧАТЬ gülünç bir duruma düşeceğini anlamıştı.

      Son kararını verdi.

      “Eğer Mehmet Paşa bana elli samur vermezse, ben de onun sevgili Nuruhayat’ını bulacağıma dair verdiğim sözü yerine getirmeyeceğim!”

      Nuruhayat, İstanbul’dan Mısır’a Kaçarken

      Amberizade, o gece divandaki işlerini bitirdikten sonra, ertesi gün Telli Haseki’yi ziyaret etmek üzere saraydan çıkmıştı.

      Divan Kâtibi Hüseyin Efendi, Hümaşah Sultan’la Veziriazam Mehmet Paşa arasında önemli bir rol oynayacak ve bu yolla iki taraftan birine sadık kalmayı tercih edecekti.

      Kumkapı Sahilinde

      Kumkapı’da, ufak bir balıkçı kulübesi önünde, denize doğru iki insan gölgesi uzanmıştı.

      Deniz kenarında yelkenli bir kayık duruyordu. Gökyüzü aydınlık, deniz dalgasızdı. İnce, hazin bir ses yükseldi:

      “Hamza!”

      “Ne var?”

      “Daha bekleyecek miyiz?”

      “Uykun mu geldi?”

      “Hayır.”

      “Niçin sordun?”

      “Canım sıkılıyor.”

      “Biraz daha sabret yavrum!”

      “Yolcu yolunda gerek, derler. Hava aydınlık ve deniz dalgasızken yola çıksak…”

      “Acele etme. Gece yarısı olmayınca açılamayız!”

      Uzakta giden bir yelkenliyi göstererek “Bak, Marmara’da dolaşan kol gemisi limana yeni dönüyor.”

      “Onu mu bekleyeceğiz?”

      “Tabii. Hiç olmazsa Kızkulesi önüne kadar gitmiş olmalı ki biz de kalkabilelim.”

      “Demek ki daha bir saat vaktimiz var.”

      “Denizde kaptanlık etmiş gibi söz söylüyorsun. Tam bir saat lazım.”

      “Şimdi kalksak ne olur?”

      “Deniz gündüz gibi aydınlık. Uzaktan görürlerse derhal yakalanırız. Yeniçerilerin eline düşersek derimizi yüzerler.”

      “Marmara’da yakalanmak ihtimali yok, değil mi?”

      “Böyle bir ihtimal mevcut olsa yola çıkar mıyız?”

      “Donanmanın Karadeniz’e gittiği kesin, değil mi?”

      “Marmara’da, geceleri limana dönen bu nöbetçi gemisinden başka bir kuş bile dolaşmıyor. Seyahatimize engel olacak ufak bir şeyin bile varlığına emin olsam, yola çıkmak hususunda senden önce ben tereddüt ederim.”

      “Merak etmekte haklı değil miyim?”

      “Haklısın, yavrucuğum! Fakat emin ol ki merak ve endişeye hiç sebep yok. Eğer yolda sancın tutarsa, hemen sahildeki köylerden birine yanaşır ve karaya çıkarız.”

      “Ben de senin gibi düşünüyorum. Ağrım tutarsa bir köye sığınırız. Ama yolda veya herhangi bir köyde doğurursam, yolculuğumuz biraz sıkıntılı olacak. Mısır ’a vaktinde varamayacağız.”

      “İstersen seyahatimizi erteleyelim Nuruhayat! Yalnız, şurasını iyi bil ki, burada kaldığımız sürece her gün biraz daha ölüme yaklaşıyoruz. Bir taraftan Telli Haseki’nin adamları, diğer taraftan da yeniçeriler harıl harıl bizi arıyorlar.”

      Nuruhayat sahildeki çakıl taşlarıyla oynayarak sordu.

      “Sadrazam ne yapıyor acaba? Bugün görüştüğün kimselerden bir haber alamadın mı?”

      “Pinti herif, artık seni aratmaktan vazgeçmiş. Niçin soruyorsun?”

      “Beni ne çabuk unutmuş.”

      Hamza derin bir göğüs geçirdikten sonra geminin halatını elinden bırakarak karısının boynuna sarıldı.

      “Kalpsiz insanların seni unutması kadar doğal bir şey var mıdır, Nuruhayat? Mehmet Paşa, süt gibi beyaz sakalına bakmayarak senden sonra kaç cariyeyi koynuna almış… Kaç halayıkla vakit geçirmiş… Mehmet Paşa şeref ve haysiyet sahibi bir adam olsaydı, erkekliğine çoktan veda ettiğini bildiği halde budala gibi sevinmez ve seni günahkâr bir kadın diye tanırdı. Sarayda, benimle seviştikten sonra karnının şiştiğine ondan başka herkes inanmıştır. Hatta Padişah bile, geçen akşam kendisini çağırtmış ve Koca godoş… Bundan sonra Hindistan’ın bütün amberlerini yutsan, yine belini doğrultup çocuk yapamazsın, diye bağırmış.”

      Nuruhayat üzüntüyle başını salladı.

      “Mehmet Paşa beni unutamaz, Hamza! O beni unutamaz… Ben, o kötü heriften çok korkuyorum.”

      Hamza, kayığın ipini çekti.

      “Üzülme, yavrucuğum! Bizi bundan sonra kimse bulamaz. Sen de artık o pintiyi unut. Vakit geldi. Haydi, kayığa binelim.”

      Bir saat sonra hafif bir poyraz rüzgârı kayığın yelkenini şişirmişti.

      Marmara’ya doğru açıldılar.

      İstanbul’a belki de bir daha geri dönemeyeceklerdi.

      Gelibolu Sahilinde

      Üç günden beri Elmalı Köyü’ndeydiler.

      Nuruhayat, Gelibolu açıklarında doğum ağrıları çekmeye başlamıştı.

      Hamza, derhal kayığın dümenini sahile çevirdi ve deniz kenarında Elmalı Köyü denilen eski bir kaçakçılık merkezinde karaya çıktı.

      Elmalı köylüleri Çanakkale dışındaki Rum adalarından kaçak olarak mastika, ipekli kumaş, amber ve samur getirerek İstanbul’a gönderiyorlardı.

      Hamza, kendisinin de hükümet tarafından takip edilen bir kaçakçı olduğunu söyleyerek Elmalı köylüleri tarafından kabul görmüştü.

      Elmalılar hükümete karşı birkaç defa isyan etmişler ve saraya haraç vermekten kurtulmuşlardı.

      Hamza’nın kayığını, köyün doğal limanında sakladılar ve karısına bir ebe gönderdiler.

      Nuruhayat, Elmalı’ya geldiği gece bir erkek çocuk doğurdu.

      Hamza, köyün ağalarından Albıyık Mahmut’un misafiriydi.

      Mahmut Ağa misafirperver ve zengin bir adamdı.

      Sultan İbrahim bir gün kendisine yirmi okka amber göndermesini emretmiş, Mahmut Ağa da, “Ben amber tüccarı değilim. СКАЧАТЬ