“Aynen böyle. Hadi onu yatağa götürelim.”
“En azından bornoz falan giydirelim üzerine. Bu şekilde çok uygunsuz bir görüntüsü var. Aptal herifler, ağzınızla içemiyorsunuz şunu. Viktor! Viktor! Neyin var senin, Viktor? Vik…”
“Kapa çeneni Elena. Bunun bir faydası yok. Nikolka, beni dinle, çalışma odamda… bir ilaç şişesi var… üzerinde ‘Ammonii Likör’ yazıyor, etiketinin kenarı yırtık, oradan da anlayabilirsin… zaten amonyak tuzunun kokusunu ayırt edebilirsin herhalde.”
“Peki, hemen gidiyorum…”
“Bir doktor olarak kendinden utanmalısın, Aleksey…”
“Tamam, biliyorum…”
“Ne oldu? Nabzı mı atmıyor?”
“Hayır, sadece kendinden geçti.”
“Lavabo!”
“Ah –aah.”
“Tanrım!”
Amonyağın baskın kokusu duyuldu. Karas ve Elena, Mişlayevski’nin ağzını açtılar. Nikolka da, Aleksey adamın ağzına iki defa o beyaz renkli bulanık sıvıyı dökerken ona yardım etti.
“Aah… uhh… arghhh…”
“Kar…”
“Yüce Tanrım. O da yardım edemez ya. Bunu yapmanın tek yolu…”
Alnındaki ıslak bez, su damlatıyordu. Onun altında, dönmüş, beyazları kanlanmış gözlerinin kapakları yarı kapalıydı. Sivri burnunun etrafında da mavimsi gölgeler vardı. Endişeli geçen bir çeyrek saat boyunca hepsi, dirsekleri birbirine çarpacak kadar küçük bir alanda, kendisini kaybetmiş olan subaya yardım etmek için çabaladılar. Ta ki gözlerini açıp boğuk sesler çıkarana kadar:
“Aah… Bırakın beni…”
“Pekala. Artık daha iyi. Burada uyuyabilir.”
Yataklar hızla hazırlandı ve bütün odaların ışıkları söndü.
“Leonid, sen burada kalabilirsin, Nikolka’nın odasının yanında.”
“Pekala.”
Yüzü kıpkırmızı olmuş, fakat neşesinden bir şey kaybetmemiş olan Şervinski topuk selamı vererek çizmelerindeki mahmuzları birbirine vurup başını eğerek saçlarının ayrıldığı bölümü gösterir şekilde selam verdi. Elena’nın divanın üzerindeki yastıkları kabartan elleri titriyordu.
“Lütfen zahmet etme… Yatağımı kendim yaparım.”
“Saçmalama. Bırak şu yastığı çekiştirmeyi, yardım etmene gerek yok.”
“Elini öpmeme izin ver bari…”
“Ne için?”
“Zahmetlerine karşılık bir minnet ifadesi olarak.”
“Şu anda elimin öpülmesine gerek yok… Nikolka, sen kendi yatağında yat. O nasıl oldu?”
“İyi, uyuyor.” Nikolka’nın odasına bakan odada, birbirine dayalı iki kitaplığın arkasında iki tane yer yatağı hazırlanmıştı. Profesör Turbin’in ailesinde bu oda kütüphane olarak bilinirdi.
Kütüphanenin, Nikolka’nın odasının ve yemek odasının ışıkları sönerken, Elena’nın yatak odasından sızan koyu kırmızı bir ışık hüzmesi kapıdaki dar bir aralıktan geçerek yemek odasına kadar süzüldü. Işık ona acı vermiş, bu yüzden o da yatağının başucundaki lambanın üzerini koyu kırmızı renkli bir tiyatro pelerini ile örtmüştü. Elena, bir zamanlar tiyatroya gittiği akşamlarda bu pelerini giyerdi. Kolları, kürkü ve dudakları parfüm kokardı. Yüzü de özenle pudralanmış olurdu. O pelerin başlığının içindeki yüzü tıpkı Maça Kızı operasındaki Liza’ya benzerdi. Fakat pelerin geçen yıl anlaşılmaz bir şekilde hızla eskidi. Kat yerleri buruş buruş oldu, lekelendi. Kurdeleleri pejmürde bir hal aldı. Hâlâ Maça Kızı operasındaki Liza’ya benzeyen kumral saçlı Elena, yatağının kıvrık ucunda üzerinde geceliğiyle oturmuş, ellerini kucağına koymuştu. Çıplak ayakları iyiden iyiye eskimiş ayı postu halının tüyleri arasına iyice gömülmüştü. Hafif sarhoşluğu tamamen geçmiş, derin bir üzüntü benliğini tıpkı kapkara bir pelerin gibi sarıp sarmalamıştı. Yandaki odadan, Nikolka’nın kapalı kapının karşısındaki kitaplığa çarparak azalan ıslığa benzer nefes alış verişi ile Şervinski’nin gür ve kendinden emin horlaması duyuluyordu. Mişlayevski ve Karas’ın olduğu kütüphaneye ise ölüm sessizliği hakimdi. Simsiyah boş pencerelerle birlikte geceliğine vuran ışıkla baş başa oturan Elena, kah yarı sesli, kah fısıltıyla kendi kendine konuşuyordu.
“Gitti…”
Mırıldanırken, dalgın bir şekilde gözlerini kısıyordu. Kendi düşüncelerini bile anlayamıyordu. O gitmişti, hem de böyle bir zamanda. Fakat o son derece aklı başında bir adamdı ve gitmekle doğru olanı yapmıştı… Bu kesinlikle yapılacak en iyi şeydi.
“Ama böyle bir zamanda…”
Elena fısıldayarak derin bir iç çekti.
“Nasıl bir adam bu böyle!” Onu kendi bildiği şekilde çok sevmiş, hatta ona bağlanmıştı. Şimdi ise bu odanın ıssızlığı, bu kapkara pencereler öylesine kasvetliydi ki aniden çok şiddetli bir daralma hissetti. Yine de ne şu anda, ne de bu adamla geçirdiği on sekiz ay boyunca yüreğinin derinliklerinde bir evliliği evlilik yapan o en temel hissiyat yeşermişti. Öyle bir hissiyattı ki bu, yokluğu onlar gibi harikulade bir çifti -güzel mi güzel, kızıl saçlı, kıymetli Elena ve bir genelkurmay subayı, bünyesinde tiyatro pelerinleri, parfümler ve mahmuzlar barındıran ve çocuk gibi sıkıntıları da olmayan bir evliliği- bile sona sürüklerdi. Genelkurmaydan, aklı başında, özenli bir Baltık Alman subayıyla evlenmişti. İyi ama nasıl biriydi? Eksikliği Elena’nın ruhunun derinliklerindeki o boşluk hissini yaratan hayati öneme sahip o özellik neydi?
“Biliyorum, onun ne olduğunu biliyorum” dedi, Elena, kendi kendine sesli bir şekilde. “Aramızda hiç saygı yok. Farkında mısın, Sergey? Sana hiçbir zaman saygı duymadım” diye ekledi. Anlamlı bir şekilde pelerinine doğru bir parmağını uyarı mahiyetinde kaldırmıştı. Bir an için yalnızlığı onu dehşete sürükleyince o anda Sergey’in orada olmasını arzuladı. O gitmişti. Kardeşleri de ona veda öpücüğü vermişlerdi. Bunu yapmalarına gerçekten gerek var mıydı? Tanrı aşkına ben neler söylüyorum? Ne yapabilirlerdi ki? Geri mi çekileceklerdi? Elbette hayır. Belki de böyle bir zamanda burada olmasındansa, gitmesi daha iyiydi. Ama yine de ona yolun açık olsun demeyi reddedemezlerdi. Tabii, bu olmazdı. Gitmesine izin verdiler. İsteksizce onu kucaklamış olsalar bile yürekten nefret ediyorlardı, СКАЧАТЬ