Babil Mitolojisi. Leonard William King
Чтение книги онлайн.

Читать онлайн книгу Babil Mitolojisi - Leonard William King страница 6

Название: Babil Mitolojisi

Автор: Leonard William King

Издательство: Maya Kitap

Жанр:

Серия:

isbn: 978-605-7605-85-6

isbn:

СКАЧАТЬ Şamaş gökyüzünün iç kısımlarına girdiğinde, orada karısı Ai tarafından karşılanır ve tanrıların ikametgâhında ziyafet çekip geçirdiği yorucu günden sonra dinlenirdi. İnsanların görebildiği gökyüzünün ötesinde ve gökkubbenin desteklediği semavi okyanusun ardında doğaüstü bir güzellikle ihtişama sahip gizemli bir diyar vardı. Tanrıların arada sırada insanlardan ayrı olarak ikamet ettikleri Kirib Shamē yani “Cennetin En Özel Kısmı” denirdi buraya. Genel inanışa göre tanrıların hepsi yeryüzünde ve her biri kendi şehrinde ya da tapınağında yaşardı. Her birinin, ona tapınanların refahını sağlamak maksadıyla burada olduklarına inanılırdı. Şayet çok arzu ederlerse istedikleri her an gökyüzüne gidebilirlerdi. Örneğin Tanrıça İştar, antik Erech şehrinde yaşardı, ancak Kahraman Gılgamış’ın kutsallığına hakaret ettiğini düşündüğünde derhal gökyüzüne yükselmiş ve orada annesiyle babasından yani Gökyüzü Tanrısı Anu ile eşi Anatu’dan intikam talep etmişti. Bununla birlikte tanrılar, sadece böylesine nadir durumlarda yeryüzünden ayrılırlardı ve bu kural doğrultusunda kaderle alınyazısının kararlaştırıldığı tanrıların meclis salonu gökyüzünde değil de yeryüzünde bulunuyordu. Bu salonun adı Upshukkinaku’ydu ve genel konseye çağırıldıklarında tanrılar burada bir araya gelirlerdi. Salonun, doğuda büyük Derin Deniz’in sularıyla sınırlandırılan dünyanın köşesinden çok uzakta olmayan Gün Doğumu Dağı’nda bulunduğu sanılıyordu.

      Babillilerin, yeryüzünü büyük bir yarıküre biçiminde tasavvur ettiklerinden zaten bahsetmiştik. Buna ek olarak dünyanın çukur iç kısmının da Derin Deniz’in sularıyla dolu olduğuna inandıklarını eklememiz gerekir. Bununla birlikte yeryüzü katmanını ince bir kabuk olarak görmüyorlardı. Aksine, her ne kadar çukur gibi olsa da bu sert zeminin kabuğunun epey kalın olduğu düşünülmekteydi. “Dünya Dağı’nı” oluşturan bu kabuğun içinde, yüzey seviyesinin derinliklerinde Arallû adı verilen büyük bir mağara vardı ve işte burası ölülerin mekânıydı. Burada yedi duvarla çevrelenmiş büyük Ölüler Evi bulunmaktaydı. Duvarları gerçekten dayanıklı olacak biçimde inşa edilmişti ve o kadar dikkatlice gözetlenip korunuyordu ki bir kez içeri girildi mi bir daha dünyaya geri dönebilme ümidi olamazdı. Arallû’nun (ölüler diyarının) bir diğer adı da māt lā tāri yani “dönüşü olmayan diyar”dı. Ölüler Evi, karanlık ve kasvetli bir yerdi. Orada ölüler, bezgin ve sefil varlıklarını sürdürmekteydi. Gün ışığını asla göremiyorlar ve daimi bir karanlık içinde kalıyorlardı. Tüylerden yapılmış kıyafetler giydikleri için kuşlara benziyorlardı. Yedikleri tek şey, toz ve çamurdan ibaretti ve her şeyin üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı. Babillilerin mezarın ötesinde neşeli bir hayat geçirme ümitleri yoktu ve ölülerin yukarıda, yeryüzünde yaşadığına benzer bir hayata sahip olabilecekleri bir cenneti tasavvur etmiyorlardı. Haklı ile haksız ve iyi ile kötü arasında bir ayrım yapmıyorlardı. Aksine herkesin ortak bir kaderi paylaşıp ölümden sonra aynı seviyeye düşürüleceğine inanıyorlardı. Babillilerin ölülerin mutsuz durumuna dair bu algısı, Şeol ya da cehennemdeki ölülerin, varlıklarını hayatın tüm zevklerinden mahrum bir biçimde sürdürdüğünü düşünen İbranilerle ortaktı. İşaya’nın kitabında ölüler, “yeryüzünün en önemlileri” ve “ulusların kralları” da yanlarına katıldığında Babil kralıyla buluşmak üzere toplanan bir grup olarak resmedilmiştir. Buluştuklarında krala şunları sorarlar: “Sen de bizim kadar zayıf mısın? Sen de bizim gibi mi oldun? Şatafatın da tüm o sazlarının gürültüsü de ölüler diyarına indirildi. Kurtlar altında yatak olacak ve solucanlar üstünü örtecek.” Ezekiel de ölülerle dirilerin durumu arasındaki tezatlığı vurgular. Diriler diyarında terör estirenler, öldüklerinde hareketsiz yatarlar ve “çukura düşenlerle birlikte bu utancı taşırlar”. Zebur’u yazanlar Yehova’ya kurtuluş için yakarırlar: “Ölümde adın anılmadığı için Şeol’da sana kim teşekkür edecek?”

      Bu kederli ölüler diyarını yöneten tanrıçanın adı Allatu ya da Ereşkigal’dı. Tanrıça onunla aynı vasıfta olan Ölülerin Tanrısı Nergal’le ilişkilendirilmiştir. Nergal’ın karısının ismi Laz’dı, ancak efsane Nergal’ın, Allatu’yu katletmek amacıyla zorla cehenneme indiğini ve Tanrıça’nın yalvararak canını bağışlaması ve onunla evlenmesi için Nergal’ı ikna ettiğini anlatmaktadır. O andan itibaren Nergal ile Allatu ölüler diyarını birlikte yönetirler. Allatu’nun başyardımcısı, habercisi olarak çalışan ve onun emirlerini yerine getiren salgınlar ile hastalıklar iblisi Namtar’dı. Allatu’nun hükümleri, Bēlit-tsēri yani “Çölün Leydisi” adındaki bir tanrıça tarafından yazılırdı. Muhtemelen ismini Babil’i batıdan kuşatan vahşi ve çorak çölden almıştı. Çölün girişini bekleyen kapıcıysa Nedu adında bir tanrıydı. Anunnaki ya da “Yeryüzü Cini” ise çoğu zaman Nergal ile Allatu’nun emrinde çalışırdı. Bu başlıca tanrı ve tanrıçaların yanı sıra Namtar gibi insanlar arasında salgın hastalıklar yayarak hanımefendilerinin diyarına yeni kullar kazandıran bir dizi iblis de Allatu’ya hizmet ediyordu.

      Bizlere kadar ulaşan bir dizi oyma bronz tabletten, ölüler diyarının tanrıları ile iblislerinin belli bir kısmının biçimi ve görünüşleri hakkında bilgi elde ediyoruz. Bunların aslında ölülerin mezarlarına şükran plaketi olarak yerleştirilmek üzere tasarlandığı öne sürülmektedir. Aşağıda sunulan görsel Suriye’de yaklaşık yirmi yıl önce satın alınan bu türdeki nesnelerin en güzel örneklerinden birine aittir. Suriye’ye de besbelli antik bir Babil şehrinden getirilmiştir. Tabletin arkasında, aslan başlı ve kanatlı efsanevi bir canavar figürü kabartma olarak işlenmiştir. Canavar arka ayakları üzerinde durmakta ve başını ön pençeleriyle kavradığı tabletin üst köşesine doğru kaldırmaktadır. Kopyası burada sunulan tabletin ön kısmındaysa bir cenaze merasimi temsil edilmektedir. Bazıları tarafından tabletin tepesinden bakan bu canavar, ölüler adına yerine getirilen cenaze törenlerini yönettiğine inanılan Tanrı Nergal ile özdeşleştirilmektedir.

      Sahnenin kalın çizgilerle dört kesite bölündüğü görülmektedir. İlk kesit, bazı tanrıların amblemlerini içermektedir. Burada yedi küçük daire ya da yıldızdan oluşan bir grup, bir hilal şekli, kanatlı bir güneş diski, sekiz uçlu yıldız içeren bir çember, boynuzlu silindir biçiminde bir başlık ve diğer nesneler bulunmaktadır. Bu amblemlerin gökbilimi bakımından bir anlam taşıdıkları ileri sürülmektedir.9 Şayet bu doğruysa tabletteki amblemler, adına yapıldığı kişinin ölüm tarihini gösterecek biçimde göklerdeki yıldızların kümelenmelerini temsil ediyor olabilir. Bu gibi amblemlerin sıklıkla kraliyet yazıtlarında (örn. Aşurnasirpal’ın dikilitaşı ile II. Şalmaneser’in dikilitaşı ve Bavian’daki kaya yazıtlarında) ve yazılı silindir mühürlerde bulunmasına karşın, bu iki tür nesne üzerinde herhangi bir gökbilimsel anlama sahip olmadıkları görülmektedir. Buradan hareketle tanrıların amblemlerinin tabletin tepesinde bulunmasını, ölmüş kişi için lütuf sağlayacak birer tılsım olması için yerleştirildikleri biçiminde izah etmek daha doğru olacaktır.

      Ölüler Tanrısı, bazı şeytanlar ve yeraltı sakinlerini gösteren bronz levha.

      Tabletin geriye kalan bölünmüş üç kesitinin, yukarı ve aşağı dünyanın farklı seviyelerini temsil etmekte olduğu düşünülmektedir. Diğer yandan her ne kadar arkaik heykellerde sıkça karşılaştığımız gibi birbirlerinin üstüne yerleştirilmiş olsalar da üç kesitte bulunan üç figür grubunun tek bir olayın parçaları olduğu varsayılabilir. Şekillerin tümüne bakıldığında ölmüş kişi, tabutunun üzerinde yatmakta ve etrafında yeraltı dünyasının iblisleri ile varlıklarının hazır СКАЧАТЬ



<p>9</p>

Bkz. Clermont-Ganneau, Rev. Archeol., Nouv. Ser., (Arkeolojik Araştırmalar) cilt 37, s. 343.